APASA, EPHESOS, AYASULUK, SELCUK!

Karayolu, demiryolu ve hatta havayolu ile ulaşılabilen bir ilçedir, ülkemizin tarih, kültür ve turizm başkentlerindendir Selçuk. En çok turisti de çevre limanlara yanaşan gemilerden yani denizden alır.
Efes antik kenti başta olmak üzere sahip olduğu kültür varlıkları ile Dünya çapında seçkin bir yere sahiptir.
Son yıllarda yapılan arkeolojik araştırmalardan anladığımız kadarıyla Selçuk’ta ilk yerleşmeler günümüzden 8000 yıl öncesine kadar gitmektedir. Batı Anadolu prehistoryasını ilçemizde Çukuriçi ve Arvalya höyükleri temsil etmektedir.

Bunlardan Çukuriçi Höyük’te tekrar başlatılan kazılar bize bu yerleşimin şimdilik Erken Kalkolitik Döneme kadar indiğini göstermektedir.
Günümüze doğru yaklaştıkça ilçemizdeki yerleşimin devamını şehir merkezindeki Ayasuluk Tepesi’nde görüyoruz. İÖ. 2.bin yılda Son Tunç Çağına ait bir yerleşim burada karşımıza çıkıyor. Bu dönemde ilk kez bir isim de karşımıza çıkıyor, Apasa! Ayasuluk Tepesi’nde kurulu olan Apasa, Luvi Krallığı’nın başkenti idi. Luvi Krallığı MÖ. 16. ile 13. yüzyıllarda Anadolu’nun büyük kısmına hakimdi. Yine bu dönemde ilk kez bir kral adı karşımıza çıkmaktadır. Büyük Kral Tarhuntadaru! Tarhuntadaru döneminde Luvi Krallığı en geniş sınırlarına ulaşmıştı. Orta Anadolu’da Hitit İmparatorluğu’nun güçlenmesi ile Büyük Hitit Kralı  II. Murşili İÖ. 1315’te batıya düzenlediği seferi ile Arzawa’yı yenmiş onu ve kendisine bağlı bir uydu devlet haline getirmiştir.

İ.Ö. 11. yüzyılda yani Demir Çağı’nda Anadolu’ya kuzeyden göçler başlıyor. Attika Kralı Kodros’un oğlu Efes’in efsanevi kurucusu Prens Androklos ta bu dönemde Efes’e gelerek kenti yerli halk olan Karia, Leleg ve Lydler’den alıyor. Bu dönemde şehir merkezi hala Ayasuluk Tepesi’nde yer almaktadır.
Ayasuluk Tepesi’nin batı yamacında yer alan Efes Artemis Tapınağı ve çevresinde en eski buluntular Geç Tunç Çağı’na aittir; en geç Demir Çağı‘nın başından (M.Ö. 11. yüzyılın sonu) itibaren bölge Artemis’in öncülü olan bu inanca hizmet etmektedir.
İ.Ö. 8. yüzyılda bölgede tekrar bir canlanma ve önemli bir nüfus artışı görülmektedir.  Bu dönemde küçük köy şeklinde yerleşmelerin bir örneği Efes’te bu günkü Ticaret Agorası’nın altında tespit edilmiş ve kazısı yapılmıştır. Panayır Dağı kuzeyinde de Koresos olarak adlandırılan bir bölgede çağdaş yerleşmelere ait bazı buluntular ortaya çıkarılmıştır.

Ayasuluk Tepesi’nin batı yamaçlarında daha sonra dünya’nın yedi harikasından birine dönüşen Artemis Tapınağı’nın civarında da ilk buluntular M.Ö. 8. yüzyıla tarihlenmektedir. Bu dönemde halk tepenin yamaçlarında ve tapınak civarında yaşıyor olmalıydı.
Tarihçi Herodot Lydia Kralı Kroisos’un İ.Ö. 560’ta tahta geçtikten sonra Ephesos’u fethettiğini ve burada dağınık şekilde yaşayan halkı toparlayarak Artemision çevresinde yaşamaya zorladığını bildiriyor. Kroisos’un bu dönemde yapılan Artemis Tapınağı için bağışladığı sütunlar ve yapının mimari özellikleri arkeolojide ve mimaride bir köşe taşı olarak özel bir yer tutmaktadır.

Lydia egemenliği kısa sürmüş İ.Ö. 546’da Ephesos, Persler tarafından Akamenid Kralı Kyros’un kontrolü altına girmiştir. İ.Ö. 334’e yani Büyük İskender Dönemi’ne kadar Ephesos’ta Pers egemenliği devam etmiştir.

Büyük İskender sonrası bölgenin kontrolünü ele alan Lysimakhos kentin tarihini ve gelişimini kökten etkileyecek bir adım atar. Kenti Bülbül ve Panayır Dağı arasındaki bugünkü yerine taşımaya karar verir. Daha da önemlisi kentin adını değiştirir ve karısının adını verir: Arsinoeia! Yer değişikliğinin en önemli nedeni Kaystros (Küçük Menderes) Nehri ve Marnas (Derbent) Deresinin getirdiği alüvyonlar ve seller ovayı ve Arkaik kent çevresini bataklık hale getirmesidir. Kentin limanı çalışmamaktadır. Yeni kent Bülbül Dağı ile Panayır Dağı arasına Miletos’lu Mimar Hipodamos’un cadde ve sokakların birbirini dik kestiği ızgara planı uygulanarak kurulur. Çepeçevre surlarla çevrilir. Kentin ana yapıları olarak; Tiyatro, Devlet Agorası, Ticaret Agorası, Meclis Binası ve Stadyum’u inşa ettirir. Böylelikle halkı Artemis Tapınağı çevresinden yeni kente taşınmaya ikna etmeyi amaçlamaktadır. Ayrıca Helenistik dönem olarak adlandırılan bu döneme kadar küçük kentlerden oluşan devlet modeli, yerini büyük alanlara dağılmış devletlere bırakmıştı. Tabii ki Arsinoeia ismi Lysimakhos’tan fazla yaşamadı.

Ephesos yeni yerinde hızla gelişir. Yerel tacirler liman yoluyla kenti tam bir ticaret merkezine dönüştürürler. Ephesos Ticaret Agorası Anadolu’dan kervanlarla gelen mallarla gemilerle limana gelen malların el değiştirdiği bir merkezdir artık. Halk ve şehir zenginleşir. Kent resmi binalar, anıtlar ve çok zengin dekorasyonlu evlerle donatılır. Özellikle İ.S. 2. yüzyılda İmparator Traian ve Hadrian dönemlerinde kent en ihtişamlı görünümüne kavuşmuştur. Bu dönemde kent Roma İmparatorluğu’nun Asia Eyaletinin Başkenti ve Limanı da Romalı memurların Anadolu’ya resmi giriş kapısı olmuştur.
İmparator Diokletian’ın (M.S. 284–305) Roma İmparatorluğu’nu yeniden düzenlemesinden sonra bile Ephesos kenti, eyalet valisinin (Proconsul Asiae) makamı, aynı zamanda da politik bir merkez olarak kalmıştır. M.S. 4. yüzyılın ortalarında pek çok deprem felaketi ekonomik bir çöküşe neden olmuş, şehrin kendine gelmesi zaman almıştır. İmparatorluk bağışlarıyla ve vergi muafiyeti ile en sonunda zararlar giderilerek kentin bir zamanlar sahip olduğu ekonomik refah yeniden sağlanmıştır ki bu durum restorasyon geçiren ve yeni inşa edilen pekçok yapıyla da kendini göstermektedir: I. Theodosius’un dini fermanları sonrasında (özellikle M.S. 391’de Hristiyanlığın devletin resmi dini olarak kabul edilmesi) ihtişamlı kiliselerin inşa edilmesi şehrin manzarasında büyük ölçüde değişikliğe yol açmıştır. M.S. 431 yılında III. Konsil’in toplandığı ve Hıristiyanlık dünyasının geleceği için çok önemli olan – Meryem’in “Theotokos”, “Tanrı’nın Annesi” olarak kutsanması gibi kararların - alındığı Roma Stoa yapısı, daha sonra içinde yapılan değişikliklerle Hz. Meryem’in adının verildiği ilk kilise olarak varlığını sürdürmüştür. M.S. en geç 6. yüzyıldan itibaren 2,5 km. mesafedeki Hagios Theologos Tepesi’nde (Ayasoluk/günümüzde Selçuk) Bizans döneminin dikkate değer hac merkezlerinden biri sayılan Aziz Yuhanna (St. Jean) Bazilikası’nın civarında etrafı surlarla çevrili bir yerleşim gelişmiştir. İmparatorluğun durumunun gitgide daha güvensiz bir hal almasıyla birlikte limanın içinin alüvyonla dolması ve etrafının bataklık araziye dönüşmesine rağmen M.S. 7. yüzyıldan beri başpiskoposluk makamının da taşındığı bu yeni kent hızlı bir büyüme yaşamıştır. Ephesos kentinden geriye kalanları çevreleyen Bizans dönemi şehir surlarının M.S. 6-7. yüzyılda inşası gibi kentin, yeni yönetim birimi olan (Thema) Thrakesion’un makam yeri mertebesine yükseltilmesi bu metropolün eski üstünlüğünü büsbütün yitirmediğini göstermektedir. Şehirde bir lejyonun (birlik) yerleştirilmiş olması, Arap dünyasının giderek artan yayılmacı çabaları göz önünde tutulduğunda bir zorunluluk haline gelmiştir: Böylelikle Ephesos yaklaşık 654-55’te Suriye Valisi Muaviye ve 715-16’da da Arap Amirali Maslama tarafından, başarısız olan İstanbul kuşatması seferinin dönüşünde yağmalanmıştır.

Antik kaynaklarda 9. yüzyılın 1. yarısında dahi Ephesos Thema Thrakesion’un tahkim edilmiş en büyük şehri olarak tasvir edilmektedir. M.S. 890’da siyasal ve askeri üstünlüğünü Samos’a (Sisam), hemen ardından da Smyrna’ya, İzmir’e, kaptırmıştır. Bu gelişme kentin kesin olarak terkedildiği yönünde anlaşılmamalıdır: Arkeolojik kanıtlar tek tük de olsa göstermektedir ki Ephesos 13. yüzyılın içine dek, her ne kadar yerel yönetim birkaç yüzyıldır Hagios Theologos’ta (Ayasoluk) olsa da saygın kent kimliğini sürdürmüştür.
Malazgirt Savaşı'ndan (1071) on yıl sonra İzmir ve Efes'te ilk Türk yerleşmesine tanık oluyoruz. 1081 yılında Çaka Bey, İzmir yöresine gelip Türkleri bir araya toplayarak kıyı beyliği kurmayı başarmıştır. Daha sonra çeşitli kaynaklardan Bizans ve Katalan istilaları olduğu bilinmektedir.
1090’da Selçuklu Beyi Tengribirmiş Ephesos ile Hagios Theologos’u (Ayasoluk) fethetmişse de, 1096’da Bizanslı general Johannes Dukas tarafından Hagios Theologos tepesinden pek de uzakta olmayan bir çarpışma sonrasında geri alınmıştır. Efes-Ayasuluk'un kesin olarak fethedilişi, Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından 1304 tarihinde olmuştur. Ayasuluk'un Türklerin eline geçmesine karşın Bizans kilise örgütü pek zarar görmemiştir. Aydın ili fethedildikten sonra Gazi Mehmet Bey, Birgi'yi kendine merkez yapmıştır. Egemenliği altındaki yerleri de beş kısma ayırarak oğullarını buralara bey olarak atamıştır. Oğullarından Mehmet Bey Ayasuluk ve Sultanhisar'a bey olmuştur.
Aydıno¬ğulları zamanında Ayasuluk'un ticari durumu hakkında oldukça ayrıntılı ve dikkat çekici bilgiler bulunmaktadır. Ayasuluk Limanı Türkler’in egemenliği altına girdikten sonra Doğu Akdeniz'in belli başlı ticaret merkezlerinden ve en önemli iskelelerinden biri durumundadır. Ayasuluk ve İzmir tersanelerinde inşa edilen donanma ile Karadeniz'e kadar çıkmış ve Eflâk üzerine sefer düzenlenmişti. Umur Bey'in 1333 yılında Yunanistan'a yaptığı seferde ise 300 geminin bulunması denizciliğin ne derece geliştiğini göstermektedir. Aydınoğlu Umur Bey'in Adalar'a Mora'ya, Rumeli'ye ve Karadeniz'e düzenlediği deniz seferleri Bizanslılar'ı son derece ürkütmüştü.
Batılı tüccarlar Ayasuluk’a kumaş, gümüşten yapılmış eşya, şarap ve sabun getiriyor ve Kütahya şarabı, buğday, pirinç, balmumu ve eğrilmemiş kenevir götürüyorlardı.
Bu ekonomik ve ticari gelişmeye bağlı olarak Ayasuluk önemli bir kültür ve sanat merkezi haline gelmiştir. Aydınoğulları Beyleri ilim adamlarına yüksek itibar göstermişler ve o devirdeki fikir hareketlerinin gelişmesine yardımcı olmuşlardır. Türbesi bugün şehir merkezinde bulunan Şehabettin Sivasi de bu bilginlerdendir. Döneminde İsa Bey’e ithafen Arapçadan Farsçaya tercümeler yapılmıştır. Aydınoğlu İsa Bey'in ilim ehline gösterdiği iyi muamele ve himayenin bir başka örneği Müslüman olmadığı halde Bizans'tan kaçarak kendisine sığınan ünlü Bizans Tarihçisi Dukas'ın âlim olan büyük babasına gösterdiği lütufkâr davranışlardır.

Osmanlı Devleti ile Aydınoğulları arasında ilişkilerin başlangıçta dostça olduğu bilinmektedir. Yıldırım Beyazıt, Rumeli'nin güvenliğini sağladıktan ve Bizans'taki taht kavgalarını da kendi isteği doğrultusunda çözümledikten sonra Anadolu'ya geçti. 1389–1390 kışında yapılan bir seferde Aydınoğulları Beyliği'ni de Osmanlı topraklarına kattı. İsa Bey'in kendi isteği ile Ayasuluk'ta kalmasına izin verildi. Vakıfların yönetiminin İsa Bey'e bırakılmasına karşın hutbe ve sikkenin Yıldırım Beyazıt adına olduğu yazılı kaynaklardan bilinmektedir. Ankara (1402) Savaşı'ndan sonra Timur, tüm Anadolu'yu egemenliği altına alarak Aydın iline geldi ve Ayasuluk'u üs olarak kullandı. Otuz gün Ayasuluk'ta kalarak çevredeki kale, kent ve kasabaların hepsini ele geçirdi. Daha sonra Milas üzerine yürüdü. Aydın ili Timur tarafından İsa Bey'in oğulları Musa'ya ve II. Umur' a verilince aynı hanedandan olan Cüneyd ve kardeşi Hasan Ağa hak iddia etmeye başladılar. Sonunda Cüneyd İzmir, Hasan Ağa da Ayasuluk hakimi olmuşlardır. 1405 yılında Umur Bey'in ölümü üzerine Cüneyd Bey tek başına beyliğin hakimi oldu. 1426 yılında II. Murat, Saruhan ve Hamit ilini Osmanlı topraklarına kattığı sırada Ayasuluk ve Tire'nin de yeniden Osmanlı yönetimi altına girdiği anlaşılmaktadır. 15. yy'da Ayasuluk, on altı mahalleden oluşan, Müslüman ve Hıristiyan halkın birlikte oturduğu kalabalık bir kent görünümündeydi. 16. yy' dan sonra İzmir ve Kuşadası limanlarının gelişmesi Ayasuluk'un sönmesinde etkili olmuştur.
Osmanlı Döneminde Aydın Sancağına bağlı bir karakol olmaktan öte gidemeyen Ayasuluk’un arazilerinde o sıralarda bir belediyelik olan Şirince halkı tarım ve hayvancılık yapmakta idi. 19. yüzyıl ikinci yarısına ait bazı fotoğraflardan Ayasuluk tepesinde ve çevrede küçük gruplar halinde Türkmen Yörüklerinin yaşadıklarını biliyoruz.
1856’da Anadolu’daki ilk demiryolu hattı olan İzmir – Aydın Demiryolu’nun inşaatına başlanır. Bu hat üzerinde 1867’de hizmete giren Ayasuluk istasyonu, o tarihlerde hemen hiçbir yaşayanın kalmadığı Ayasuluk’u tekrar canlandırmaya başlar. Bugün ilçemizin en eski yapılarından olan Eski Tekel Tütün Deposu ( Selçuk-Efes Kent Arşivi Binası) da, çevrede üretilen tütün ve inciri İzmir Limanı’na nakil öncesi depolama amacıyla bu tarihlerde yapılmış olmalıdır. Daha demiryolu inşaatı başlamadan yabancı araştırmacıların ilgisini çeken Antik Efes Kenti, istasyonun açılmasıyla yabancı seyyahları çeker olmuştur. O dönemde gelen batılı turistlerin konaklaması için yapılan bir otel yapısı bugün Selçuk Belediyesi tarafından aslına uygun olarak onarılmıştır. Bu binaya Selçuk’ta bilinen ilk oteli 1873’te hizmete açan George KARPOUZA’nın adından yola çıkılarak Carpouza Cafe adı verilmiştir.
1913’te İttihatçı’ların Milliyetçilik rüzgarında Ayasuluk’un adı Selçuk olarak değiştirilmiştir. Bir süre için Akıncılar ismiyle de anıldığı bilinmektedir. Selçuk Cumhuriyet döneminde 1943’e kadar Kuşadası’na bağlı bir Nahiye’dir. 1957’de ilçe olan Selçuk, Aydın’dan ayrılarak İzmir’e bağlanmıştır. 1950 lerde bir anayol özelliği gösteren İzmir – Denizli karayolunun şehir merkezinden geçmesi sayesinde daha da gelişmiştir. Selçuk Belediyesi 15 Mayıs 2008 tarihinden itibaren İzmir Büyükşehir Belediyesine bağlı ilk kademe belediyesi olmuştur.  2007 sayımına göre bağlı 7 köyü ile birlikte nüfusu 33.732’dir.
Bugün Ayasuluk tepesindeki St. Jean Kilisesi’nin avlusundan batıya doğru bakıldığında yaklaşık 2500 yıl içinde 9 km. çekilmiş olan Efes Sahili kıyı şeridi ve denizin yerini alan ova görülebilir.
Dünyanın yedi harikası’ndan biri olan Efes Artemis Tapınağı Selçuk şehir merkezine yürüme mesafesindedir.

Antik Efes Kentinde yaklaşık 113 yıldır yapılan kazılarda bulunmuş olan eserlerin bir bölümü sergilendiği Efes Müzesi şehir merkezinde seçkin bir yere sahiptir. 
En parlak dönemlerinden birini yaşadığı M.S. 2. yüzyılda Efes’in nüfusu iki yüz elli bini bulan nüfusun bize bıraktığı eşsiz miras ile hayranlık uyandırmaya devam etmektedir. Bugün Antik Efes Kenti’nin yaklaşık % 20’si kazılmış olmasına rağmen, dünyada ziyaret edilebilen alan olarak en büyük antik kent, ülkemizde en çok ziyaretçi çeken ören yeri özelliğini taşımaktadır. 2007 yılı rakamlarına göre yaklaşık 1.700.000 kişi tarafından ziyaret edilmiştir.
Efes’in yaslandığı Panayır Dağı’nın doğusunda, İncil’de ve Kur’an’da bahsedilen Ehsab-ı Kehf, yani Yedi Uyuyanlar ören yeri ziyaret edilebilir. Antik Efes Kenti’nin Nekropol’lerinden (mezarlık) biri olan bu bölge özellikle Hıristiyanlık döneminde yoğun olarak kullanılmıştır. 
Her köşesinde zengin tarihi ve doğal mirasın izlerine rastlanan Selçuk’ta en önemli ziyaret mekânlarından biri de Meryemana Evi’dir. Hz. İsa’nın çarmıha gerilmeden önce annesi Hz. Meryem’i en yakın arkadaşı St. Jean’a emanet etmiştir. St. Jean Hz. Meryem’i alır ve Efes’e getirir. Onu ve maiyetini uzun yıllar yaşadığı ve öldüğü yer olan Ev’e yerleştirir. St. Jean kendisi ise Ayasuluk tepesinde yerleşir. Burada hem İncil’i yazar hem de Hıristiyanlık dinini yaymaya başlar. Meryemana Evi Selçuk’a 9 km. mesafede Aladağ eteklerinde, yaklaşık 410 m. yükseklikte bulunmaktadır. Vatikan tarafından Hac merkezi olarak kabul edilmiştir. Meryemana Evi son üç Papa olan; sırasıyla Papa VI. Paul (1967), Papa II. John Paul (1979) ve Papa XVI. Benedict (2006) tarafından ziyaret edilmiştir.